_______________________________Nagihan Haliloğlu 


Kahire ve Başkalarının Peşimi Bırakmayan Anıları
Lise yıllarımdan beri hep bir hayalim vardı: üzerimde keten bir etek ceket takım piramitlere tırmanmak. Bunu edepli bir şekilde nasıl yapacağımı da çok iyi biliyordum çünkü hepsini bana Olivia Manning göstermişti. Piramitlere tırmanıp, Kahire’yi seyredecek, oradan sonra da akşam yemeği için Shepheards Hotel’e gidecektim. Bu benim kaderimdi.

Ya da değildi. Sonunda üstümde kalın kumaş bir elbise, iki adet atkı ile buluyorum kendimi piramitlerin önünde. Güneş arada bir gözünü kırpıyor, ben de deli gibi onu takip ediyorum. Satıcılar elimdeki fotoğraf makinesini gördüklerinde kendi resimlerinin, elbette bahşiş karşılığı, çekilmesini istiyor, onlara tepki vermeyince de Mısır ve Türk halklarının kardeşliğini “Yavaş yavaş, Hasan Şaş” kelimeleriyle ifade ediyorlar. Bunun dil yeteneklerinin azlığından kaynaklanması ise çok zor çünkü hemen her yerden turistlere- örneğin Ruslara- neden onlara para vermeleri gerektiğini pek güzel anlatabiliyorlar “I am honest man. I take you to best place. Hey Rus! Excuse me! Hey!” (bu noktada elinde bir demet kartpostal olan genç satıcı bana bakıyor, bana doğru bir iki adım atıyor. O Rusların peşinden gitmek ya da yeni bir müşteri bulmak arasında bocalarken ben hemen gruba katılıp rehberi dinler gibi yapıyorum.) 

Derken bir sonraki durağımızda grubumuzdan birisi Yahya Kemal’in hiç duymadığım bir şiirini okuyor ezbere. Ben de Olivia’nın çok sevdiği o resme bakıyorum: kum tepelerinin arasında atlarını dört nala koşturan Mısırlılar. Onun tavsiyesine uyup, uygun bir yer bulup, dijital makineyle fotoğraf çekmektense hiç yeteneğim olmadığı halde piramitleri gördüğüm gibi çizmek istiyorum. Fakat elbette bunun için vakit yok, elimde bir çubuk, kuma üç adet üçgen çizmekle yetinmek zorunda kalıyorum.

Olivia ile hukukumuz çok eskilere dayanıyor. 80’ler, 2 kanallı televizyon, radyo TRT 4’den orijinal sesi eş zamanlı verilen televizyon dizileri, hayatımızın orta yerine giren 2. Dünya savaşı hikayeleri. Olivia Manning bu 2. Dünya Savaşı dizilerden birinin yazarı ve bir İngiliz edebiyatı öğretmeni olan baş karakteri Guy Pringle hep gitmek istediğim, tarih derslerinde bir zamanlar “bize ait” olduğu söylenen yerlere gidiyor. Romanya, Yunanistan ve sonunda Mısır. Hayalimdeki Kahire’de Olivia sayesinde 2. Dünya Savaşı devam ediyor. 

Eski eserler müzesini ziyaret etmeden önce Shepheards otelini buluyorum. 2. Dünya Savaşı havasından hiçbir eser yok, eğer burası olmayacaksa yemeği nerede yediğimin önemi de yok. Müzeye hava kararırken giriyorum ve loş ve boş odalarda insanların ölümden ne kadar çok korktuğunu tekrar görüyorum. Mısır uygarlığını araştıran Avrupalılarla ilgili türlü türlü filmlerden sahneler geliyor gözümün önüne. Fakat girişte gözden kaçırmış olduğum ama ikinci kattan gördüğüm ana salondaki dev firavun heykeli bütün bu resimleri alıp koca bir “Estağfurullah” yerleştiriyor beynime. Ezan okunuyor. Bir müze görevlisi bu kadar put içinde seccadesini serip, çok farklı bir Tanrı’nın huzuruna yol alıyor.

Böyle korkmuş ya da şaşmış olmam iştahımı azaltmıyor ve bir arkadaşla rehber kitapların tavsiye ettiği “esnaf lokantası” olarak tanımlayabileceğimiz bir lokantaya gidiyoruz Tahrir Caddesi’nde. Bir çeşit pide ısmarlıyoruz. Yan masamızdaki heybetli Mısırlı genç bayan erkek arkadaşıyla geleceğini planlıyor olmalı. Shepheards’da caz eşliğinde geçecek olan gecem birden Necip Mahfuz hudutlarına giriyor. Olivia ise suskun, sonunda susabildi.

Ertesi gün İskenderiye’de gittiğimiz salaş bir kahvede geçen konuşma nerdeyse Olivia’nın repliklerinden oluşsa da, ertesi gün Halili Çarşısında artık ondan iz kalmıyor. Halili Esnafı sayesinde içimizdeki pazarlıkçıyı keşfediyoruz. Gümüşler, terlikler, lambalar, mataralar, ütüler, hemen her şeyin fiyatını öğreniyor, fiyat kırıyor, beğenmiyor, alıyor ve en sonunda yorgun bir halde kendimizi bir restorana atıyoruz. Restoranın olduğu Hüseyin Cami meydanı vakit ilerledikçe kalabalıklaşıyor ve şef garson daha fazla sandalye ve masa ekleyerek restoranı yolun ortasına kadar büyütüyor.

Yorgunluğuma rağmen hemen pasajın içinde olan Fişavi kahvesine geçiyoruz. Burası Mahfuz’un, Akif’in, ve Akif’in izinde sürgünlerini Kahire’de tamamlamış bazı arkadaşlarımın sıkça gelmiş olduğu bir kahve. Onlar gibi İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalmayan ben fincanımı onların şerefine kaldırıyorum. Burası hayatımda en kalabalık Starbucks’larda bile görmediğim bir sirkülasyona sahip. Garson sürekli masaların, sandalyelerin pozisyonlarını değiştirip yer açmaya çalışıyor. Büyük gruplar geliyor ve kahvenin dehlizlerinde kayboluyor. Kına sanatçıları, tef çalanlar, oyuncak satanlar, dilenenler girip çıkıyor. Bu hengâmenin arasında garsonlar büyük bir hünerle oradan oraya nargile ateşi taşıyor. Dumandan başım ağrıyor, uykum geliyor. Ben kalkmayı düşünürken 4 çocuklu bir aile daha gece yeni başlıyormuş edasıyla içeri giriyor.

Taksi zamanı. Sinirlerin gerildiği, zihinde Arapça ve İngilizce kelimelerin döndüğü an. Adresi en basit ve anlaşılır şekilde nasıl anlatabilirim? Ama olmuyor da olmuyor. Geldiğimden beri hiçbir taksi şoförü anlatmaya çalıştığım adresleri anlamıyor; ve işlerini bilginin kaynağı olan benimle halletmektense diğer Kahirelilerle istişare edip nereye gideceklerine öyle karar veriyorlar. Ve her seferinde de doğru yere götürüyorlar beni. Yine fiyat pazarlığı yapıp taksiye giriyoruz. Kahire’de bir türlü bulamadığımız klasik Arap müziği çalıyor radyoda, Talat Meydanı’ndan, Falaki Meydanı’ndan geçip Tahrir Köprüsünde mola veriyoruz. Yeni evlenen bir çift mutluluklarını diğer Kahirelilerle burada paylaşıyor. Köprünün altında ise, masa ve sandalye ayakları Nil’in sularına girmiş bir şekilde dört ahbap demleniyor ve kim bilir neye küfrediyor. Köprünün sonunda, gökkuşağının dibindeki altın küp gibi, ud çalan bir genç buluyoruz. Fakat çok yorgunuz ve yarın hala ziyaret edilmesi gereken ölüler ve diriler, peygamberler ve zalimler var.

Yusuf’un tabir ettiği rüyada başlarının üstünde ekmek taşıyan adamlar hala Hüseyin Camiinin avlusunda işlerine devam ediyor. O ekmekleri yiyen kuşlar İskenderiye gölünün etrafında uçuyorlar şimdi. Her ikisinin tasvirleri ise Sakkara mezarlarının duvarlarını süslüyor hala. Burası her şeyin olduğu, ama bitmediği yer. Eski ya da yeni, tutulmuş ya da unutulmuş ahitlerin şehri Kahire. 


________________________________________
Ben de Zamalek Çocuğuyum, 
Benim de Toza Karşı Alerjim Var!

Müslüman ülkelerin, özellikle de Orta Doğu ülkelerinin, doğu-batı arasında kalma halleri sürekli birbirlerine benzetilir: bir tanesi medeni hukuk bakımından daha ‘batılı’ olsa, diğerinin eğitimi daha ‘gelişmiş’tir, mesela. Birinin trafik problemi diğerinden daha beterken, diğerinin polisleri daha babacandır. Kahire’ye geldiğimde Türkiye ile Mısır arasında da benzeri karşılaştırmalar yaparak geri döneceğimi biliyordum. Fakat sıradan bir turist olarak geldiğim Kahire’de bu karşılaştırmalarımın birincil maddesinin ‘aydın-gazeteci’ takımı olacağını bilemezdim. Önce bir piramitleri görecek, deveye binmek için bahşiş pazarlığı edecek, sonra Garden City’de İngiliz mahallesinden kalanları inceleyecek, Han Halili’de satıcılarla ahbap olacak, sonunda da genel rapor niteliğinde bir aforizma salıverecektim blog’uma: Efendim Mısırlılar….

Plana göre önce ilk iş olarak dillere destan Kahire Kitap fuarını görüp, ucuz fiyatlara hayret edip, onun verdiği gayretle bir sürü Arapça kitap alıp, sonra yılın geri kalanını hüzün içinde onları raflarımda seyretmekle geçirecektim. Otele varıp, bavulumu elime alıp asansöre ilerlerken telefonumun çalmasıyla bu planlar suya düştü. Telefonun öbür ucunda tanımadığım İngilizce bir ses bana İstanbul’da bırakmış olduğum siyasi tartışmalardan bahsetmeye başladı. Kendisini BBC muhabiri olarak tanıtan bayan benim fikirlerimi almak istiyordu. Ben de ona tatilde, Kahire’de olduğumu söyleyip, başka birini bulmalarını tavsiye ettim. Fakat durumun egzotizmine bayılmış olacak, Kahire’de de bir BBC stüdyosu olduğunu ve radyo programına oradan katılabileceğimi, belki de bunun tatilimin ‘en ilginç yanı’ olacağını söyledi. Hak vermemek elde değildi. Hem Mısır hakkında bir sürü İngiliz filmi seyredip, romanı okuyup, elimde de bir İngiliz tarafından yazılmış rehber kitapla Kahire’ye gelen ben değil miydim? Bu bana müstahaktı. 

Muh(a)birin dediğine göre karşımda, İstanbul’dan yayına katılacak ‘karşıt görüşten’ biri olacaktı. Olsundu. Tatildeydim ve program sonunda sinirim bozulacak olursa, Ocak soğuğuna rağmen hemen kendimi Nil kenarına atıp efkâr dağıtabilirdim. En sonunda, BBC stüdyosuna değil bir BBC çalışanının evine gitmem kararı alındı. Hana Hanım’ın evinde teçhizat vardı, hem böylelikle – ne kadar ‘tipik’ olduğu daha sonra anlaşılacak olan- bir Kahire evi ortamını da görmüş olacaktım. İlk bakışta programıma kitap fuarı da dahil olabilir gibi görünüyordu. Fakat, isteğimiz üzerine bizi bir döviz bürosuna götürmeye çalışan şoförün, ancak bir saat Kahire trafiğinde oradan oraya bizi savurduktan sonra “burası” diye işaret ettiği yere vardığımızda, vakit çok geç olmuştu. Ben de grubumu döviz bürosundaki Hasan Şaş, Yavaş Yavaş nidaları arasında terk edip, yoluma koyulmak üzere bir taksiye atladım.

Kahire’deki ilk taksi maceram, oradaki tüm taksi maceralarımın bir mikrokozmozuydu diyebilirim. Hana’nın da salık verdiği üzere 25 pound’a (gel de BBC’ye demeç verme şimdi!) anlaşarak bindiğim taksi yaklaşık 5 dakika şoförün izin isteyen el kol hareketleri eşliğinde bir benzinciye girdi. Ben de bunu, gazete kağıdıyla tutturulmuş pencerelerinden tut, teyp bölümündeki kabloların hazin kıvrımlarına kadar her yerinden parasızlık okunan bu taksinin sahibinin, ancak müşteri olursa arabaya benzin koyduğu romansına verdim. Benzinimizi aldıktan sonra gezi boyunca sık sık sorduğumuz “Adam mutlu mu?” sorusuna (ki tüm zamanların en popüler sorusu olan, hatta Firavun zamanlarında bile komşu krallıklardan gelenlerin de sorduğu “Abi, bu piramitleri nasıl yapmışlar?” sorusundan bile belki daha sık) “Evet mutlu” cevabını verirmiş gibi yarı İngilizce, yarı Arapça bana hayat hikayesini anlatmaya başladı. Elbette karşılığında hakkımdaki soruları yanıtlamamı bekleyerek. Bir yandan içeriye geri tepen egzozu mu, yoksa pencereyi açtığımda acımasızca içeri giren toz ve soğuğu mu tercih etmeli ikilemini yaşarken, ben de ona aynı üniversitede beraber asistanlık yaptığımız nişanlımla yaza düğün yapma planlarımızdan bahsettim. 

Bu şoförün sorularının hızını keserken taksi birden ivme kazandı ve daha sonra gece fotoğraflarında da flaş sayesinde boyutlarını iyice kavradığımız Kahire’nin tozu hepten taksiye doldu, ben ne olduğunu anlayamadan yükseldik ve neredeyse tamamı dış sıvasız evlerin üçüncü, dördüncü katlarına erişen bir yolda ilerlemeye başladık. Direkler üzerindeki bu yolun iki tarafından kah güzel camiler görünüyor, kah birden bire iki yanda dev ışıklı panolar peydah oluyordu. Sonra trafik sıkıştı ve ben de Kahirelileri yakından incelemeye başladım. Pijamasıyla çatıda anteni düzelten bir adam, televizyonun başına oturmuş bir aile. O kadar egzoz içinde kurumaya çalışan çamaşırlar. Trafik sıkışıklığından yararlanan satıcılar arabaların arasında dolaşıyor ve ne hikmetse, “afro” yani kıvırcık Afrikalı saçı şeklinde peruklar satıyorlardı. Demek bu en son modaydı. Afrikalıların önce saçlarını maşayla düzeltmelerini salık veren tüketim kültürü, şimdi o düzeltilmiş saçların üzerine kıvırcık saç giydirmek istiyordu. Ben gerçeklik ve sanallık üzerine Zizekvari kuramlar üretirken yol bir buçuk araba sığacak kadar daraldı ve biz de kış olimpiyatlarındaki bob-sleigh’lere benzer bir şekilde aşağıya doğru uçuşa geçtik. Gelmiştik. Üzerimizde akmaya devam eden çevre yoluyla bana Mecidiyeköy’ü hatırlatan Zamalek’e varmıştık. Ama bu gitmem gereken adrese yaklaşmıştık manasına gelmiyordu ne yazık ki. Çünkü daha sonra anlayacağım üzere adres Mecidiyeköy değil, Nişantaşı’ndaydı.

Şoförün adresin nerede olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu. İlk seferde bana çok garip gelen bu durum- çünkü aradığım adres, en basit Kahire haritalarında bile gösterilen Şagarat et Dur caddesinin üzerindeydi ve bir taksi şoförü bunu nasıl bilmezdi? Tamam bahsettiğim haritalar İngiliz kitaplarındaki haritalardı ama…- iki gün içerisinde çok sıradan olarak karşıladığım bir şey haline gelecekti, çünkü Kahire’de hiçbir taksici gitmek istediğim yeri uzun süren tartışmalar olmadan –ki bu tartışmaların büyük çoğunluğu benimle değil, yol sormak için durdurdukları Kahirelilerle oluyordu- anlamıyor, algılayamıyordu. O akşamki şoförüm yaklaşık 5-6 kişiye sorup, 2-3 yanlış yola girdikten sonra 4.’sünde girdiğimiz dar sokağın kaldırımına bindirip lastiği patlattı. 

O lastiği değiştirmeye çalışırken ben de, önünde durduğumuz berber dükkanının sahibi olduğunu tahmin ettiğim amcayı inceliyordum. Dükkanın önünde öyle durmuş, hayattan bir beklentisi olmayan bir ifadeyle taksinin ötesinde bir yerlere bakıyordu. Üzerinde o açık yeşil celebiyesi, Midak Sokağı sakinlerinden birine benziyordu. Şoförümse belki bilgece bir şey söyler de onu bu zor durumdan kurtarır edasıyla arada bir berberden yana bakıyordu. Fakat lastik değiştirilemedi. Hemen ilerideki benzin istasyonuna girdik ve şoför eliyle 2 dakikayı işaret ederek arabadan inip lastikçiyle sohbete başladı. Bu noktada şehrin yerlilerine duyulması gereken saygı limitimi bitirmiştim ve sadece BBC muhabirinin evine gidip ‘karşıt görüşlü’ kişiyle söz dalaşına girmek istiyordum. Görüşme saatine 5 dakika kaldığında Hana hanımı arayıp şoföre verdim. 

Artık yüzündeki ifadeden olayların vahametini anlayacak kadar beraber vakit geçirmiş olduğum şoför, bir yandan telefonda konuşup bir yandan eliyle çaresizlik işaretleri yapmaya başlayınca telefonu elinden aldım ve Hana’ya nerede olduğumuzu kendim tarif etmeye başladım. İşin komiği patlayan lastiğimiz bizi tam Şagarat et Dur’un başındaki benzinciye getirmişti. Arabadan indim, bekletilmiş olduğum için parayı biraz daha kırarak ödedim (bu Kahirelilerle pazarlık konusunda kazanabildiğim belki de yegane zaferdi- acemi şansı diyelim, ya da kızgınlığın dayanılmaz kararlılığı) ve Hana’nın tarif ettiği yola girdim.

Bir iki dakika içinde atmosfer tamamen değişti. Daha sonra adının 26 Temmuz Yolu olduğunu öğreneceğim o üst yol, Mecidiyeköy’ün tantanası arkamda kalmıştı. İki yanda bahçeli, dışları sıvalı gayet güzel apartmanlar ve evler vardı. Cadde numarasını takip ederek girdiğim beyaz badanalı bina iki katlı bir köşke benziyordu. İçeriye girdiğimde resepsiyondaki kadın gayet güzel bir İngilizceyle yanlış yerde olduğumu, yan binayı denememi söyledi. Yan bina Art Nouvea tarzıyla Nişantaşı’ndaki eski apartmanları andırıyordu. Binanın kapısından köpeğiyle beraber Avrupalı görünümünde bir genç adam çıktı ve hayvan hemen ilerideki cılız ağaca koştu. O sırada Hana beni telefonla aradı. Ben onunla İngilizce konuşurken genç adamın dikkat kesildiğini fark ettim. Hana tam bulunduğum yerde beklememi söyledi. Girişe yöneldiğimde içeriden az önceki berber amcanın biraz daha yaşlı bir versiyonu çıktı. Bir kapıcının merakıyla gözlerime bakınca ben de Hana’nın ismini söyledim. Gelmiş olduğum istikameti göstererek, içinden “bir iki dakika önce” ve “gitti” kelimelerini seçebildiğim Arapça, ya da Mısırca bir şeyler söyledi. Sonra nefes nefese Hana belirdi ve beni içeri davet etti, o da beni almak için benzinciye koşmuştu. Hana 40’larında, saçları ne düz ne kıvırcık, bakımlı bir hanımdı. Zamalek’te herhalde usul böyledir diyerek sadece elini sıktım.

Apartmanın içerisi dışından da çok Orhan Pamuk’un bir kez daha ölümsüzleştirdiği Nişantaşı Apartmanlarına benziyordu. İçerisi pırıl pırıldı, ve bu temizliği az önce konuştuğum yaşlı amcanın sağlama ihtimali çok düşük göründü bana. Çok eski, hem metal, hem ahşap kapılı asansöre bindiğimizde, genç adam peşimizden yetişip köpeğiyle içeri daldı, Hana’yla birbirlerine gülümsediler. Katımız geldiğinde adamla İngilizce vedalaştık ve Hana dairenin kapısını açtı. Ben otelden hızla çıkarken nasıl çoraplar giydiğimi hatırlamaya çalışırken Hana çizmeleriyle içeri girdi.
Daire oldukça ferah, ve beyazın hakim olduğu bir mekandı. Mobilyalar az ve modern tarzdaydı. Hana o kadar moderndi ki, evini süslemek için seçmiş olduğu ‘doğu’ esintileri elbette Japonya’dandı. Yayına çok az vakit kalmış olduğu için hemen acil işleri halletmeye koyuldum. Hana bana lavaboyu gösterdi. İşim bittikten sonra çıktığım sahanlıkta kimsecikler yoktu. Koridordan geçip ikinci bir sahanlığa vardığımda hala kimse yoktu. Geceyi böyle Alice harikalar diyarında gibi o delikten bu kapıya geçireceğimi düşünmeye başladım. Hareket noktam olan banyoya geri döndüğümde Hana ordaydı ve beni alıp mutfağa götürdü. Mutfağın az kullanıldığı belli oluyordu. Her şey gri, beyaz ya da siyahtı. İleride bir tepside yeni pişmiş gibi duran muffinler vardı.

Hana’nın yanında anemik görünen ve aksanından orta-Avrupalı, belki Alman, belki Polonyalı olduğunu tahmin ettiğim bir kadın vardı. Belki de İsviçreli- çehresinin iki yanından örgülü saçları uzanıyordu. Hana beni onunla tanıştırırken ismini kaçırdım, Nora? Laura? Derken içeriden aynı şekilde saçları iki örgülü 8-9 yaşlarında bir kız gelerek, hem Hana hem de Christina’dan daha iyi bir İngilizceyle kendini Hana’nın kızı Miriam olarak tanıttı. Bir an sessizlik oldu: Nora ya da Laura Miriam ile el ele verip, saç örgülerini iki yana savurup ‘Neşeli Günler’ filminin o meşhur, müzik notalarından bahseden ve nedense İngilizce öğretmenlerinin öğretmeye bayıldığı şarkısını söylemeye başlasalar hiç de şaşmayacaktım. 
Hana dolaptan bir Evian şişesi çıkararak bana ikram etti, Nora ya da Laura kısık sesle Hana’ya bir şeyler fısıldadı, sonra bir genç kız edasıyla omuzlarını silkerek yerden bir kaç poşet alıp “Ben ayrılıyorum, yarın görüşürüz” dedi, ve gitti. 

Sonra Hana’nın gayet sade yatak odasındaki techizata yöneldik. Kendimi 2. dünya savaşında İngilizlere Almanların askeri hareketlerini bildiren bir casus gibi hissetmeye başlamıştım. Kulaklığı taktım, Londra’daki merkezle ve İstanbul’dan katıla kızla Türkiye’deki son siyasi gelişmeleri tartışmaya başladık. İlerleme, kadınların özgürlüğü, gelenekten kurtulma… Kahire bu meseleleri İstanbul’a taşımayı hep görev edinmiş bir yer değil miydi? İşte şimdi de ben bildiriyordum “Efendim eğitim sistemimiz zaten…”

Konuşma topu topu 20 dakika sürdü ve karşımdaki kız da ‘karşımda’ değil, liberal eğilimliydi. Bu sefer yolumu zar zor bulup (belki de Kahire’de insanların pusulalarını şaşırtan bir şey vardır— piramitlerin bu işin içinde bir parmağı olduğu muhakkak!) mutfağa ulaştım. Hana bana çay teklif etti ve böylece Kahire’de çay istediğimde – eğer tabi o da şansım var ise!- kurtulamayacağım Lipton poşetlerinden ilkiyle hemhal oldum (iyi de kuzum, Twinings diye de bir İngiliz markası var!) Ona radyodaki tartışma konumuzu anlatmaya çalıştığımda anlamadı, çünkü Türkiye’de yaşananlardan hiç haberi yoktu- ve elbette bu beni, Arap dünyası hakkındaki cahilliğimizin mukabili olarak hiç şaşırtmadı. Meseleyi anlatmaya çalıştığımda da inanamadı. Çünkü gerçekten Türkiye’de yaşanan olay kadın hareketi tarihinin akışına hiç de uymayan, en bilindik özgürleş(tir)me paradigmalarını manasız kılan bir şeydi. 

Ve o anda zaten işlememekte olan iletişimimizin tamamen kesildiğini hissettim, hikayemle Hana’nın evreninin dışına çıkmıştım. İstanbul’un Zamalek’lerinden idmanlı olduğum için bu beni hiç yıldırmadı, sohbeti hemen Londra’ya ve çok kültürlülüğe çevirdim- ah Hint yemekleri ne güzeldi, ama insan yine de evini, ailesini ne çok özlüyordu. Bu minvalde liptonlarımızı için muffinlerimizi yemeye devam ettik. Derken bir yerlerden Glen Miller’ın bir parçası yükseldi: ses Hana’nın cep telefonundan geliyordu, arayan Londra bürosuydu, bizi tebrik ediyordu. Sonra bir kere daha çaldı Glen Miller. Çağırdığımız taksi gelmişti- Kahire’nin yeni, sarı, taksimetreli ve klimalı taksilerinden. Biraz daha pahalıya patlıyordu, ama olsundu. En azından pencereler ve kapıların sıkıca kapandığı bu taksiler, tozu, gürültüyü ve toptan Kahire’yi dışarıda bırakıyordu.

Paylaş!