Boğaziçi Üniversiteliler Derneği
 Boğaziçi University Reunion Association

 


Kuruluş Amacı
Dernek Tüzüğü
Kurullar
        Yönetim Kurulu
        Disiplin Kurulu
        Denetleme Kurulu
Haberler & Duyurular
İnsan Kaynakları
Banka Hesabı

       Düşünce ve
       önerileriniz için
       tıklayın...

E-mail Adresiniz :
Şifreniz :
Şifremi Unuttum        
Şu an sitede: 11 kişi
Toplam: 2328996 ziyaretci

Anasayfaya dön
" Peygamber bilgiyi özne kılan insandır"
 
BURA "Boğazi Üniversiteliler Derneği" nin Kutlu Doğum Haftası öncesinde tertiplediği "Peygamber Tasavvuru" başlıklı konferans araştırmacı yazar Mustafa İslamoğlu'nun katılımıyla dernek merkezinde 8 Nisan Cuma akşamı gerçekleştirildi.



Sözlerine , “Peygamber” kelimesinin lugat anlamını açıklayarak başlayan İslamoğlu, sözcüğün Farsça kökenli olduğunu ve “mesajcı, mesaj getiren, mesaj verici” anlamlarına geldiğini belirtti.

“Peygamber Tasavvuru”nu ele alırken mutlaka bir “insan tasavvuru”ndan bahsedildiğini ve Allah’a imandan sonra Peygambere imanın esas olduğunu dile getiren İslamoğlu, Peygambere imanın, muhakkak ahirete ve kitaplara da iman etmeyi gerektirdiğini ifade etti.

İşte İslamoğlu'nun sunuşundan notlar...

İman edilmesi gereken üç temel esas şunlardır:
1.Tevhid: Akidenin tarihine işaret eder ve tek bir Yaratıcı’nın olduğuna iman etmek demektir.
2.Nübüvvet: Allah’ın insanla ilgilendiğine duyulan imandır ve insanlığın tarihidir.
3.Mead: Ahirete iman, yani insanlığın istikbalidir.

Tevhid:

“Mutlak ve sınırsız” olan Allah’ı, “sınırlı ve sonlu” bir varlık olan insan, tam kavrayama yetisinden mahrumdur ve dolayısıyla insan ancak gördüğü ve bildiğinden yola çıkarak görmediğine ulaşabilir. İnsan aklı bu süreçte tümevarım, tümdengelim ve anoloji yöntemlerini kullanmaktadır.

“Ben kimim, nereden gelip nereye gidiyorum?” sorularını soran insan, kendi varlığını ciddiye alan insandır. Varlık sorununu/sorunsalını dert edinmeyen insan ise kendi varlığını farketmemişliğin karanlığı içindedir. Böyle bir insanın Allah’ın varlığına dair kafa yorması uzak bir ihtimal dahilindedir. Parçayı farketmeyenin bütünü farketmesi düşünülemez. Hz. İbrahim (a.s) yıldızlara bakar ve “işte” der “Bu benim Rabbim.” Sonra görür ki yıldız yok oluyor. Bunun üzerine “La uhibbul afiliyn” (Ben batıp gidenleri sevmem) der. Ardından ay için de aynı şeyleri söyler ve nihayet Rabbine ulaşır. Bu, gözlem yolu ile elde edilen bilgi ile gözlenemeyene ulaşmanın örneğidir.

Düşüncenin büyüklüğü, Mutlak olana yakınlığı nispetindedir ve Allah inancı, insandaki akıl potansiyelini büyüten yegane yoldur. Bu gerçeğe işaret eden şu sözlerse zikredilmeye değerdir: "Hüvel evveli vel ahiri vezzahiri vel batın ve hüve bi külli şey’in alim” (O sonzuz öndür, sonsuz sondur, mutlak görünen ve mutlak görünmeyendir ve O herşeyi bilendir.)

İnsanda iki tür bilgi mevcuttur. Bunlardan usuli bilgi, eşya ile münasebetten sonra edinilen bilgidir. Uduri bilgi ise insanda bilkuvve olan, sonradan edinilmeyen bilgidir. Tabi ve fıtri ihtiyaçlarımız gibi... Lakin en temelde Allah inancı vardır. Allah-u Teala bunu Zariyat Suresi 56. ayette şöyle ifade eder: “ Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Kulluk bilgisi uduri bilgidir. O halde insan kul olması gereken kapıya kul olmazsa, kul olmaması gereken kapıya kul olacaktır. Bu sebeple mutlak ateizm yoktur. Ateizm bir yalandan ve bir iddiadan ibarettir. “Ben ateistim.” diyenin Tanrısı kendisidir, egosudur. İnsan inkar ederse, Allah’a yüklemesi gerektiği şeyi atfedecek başka şeyler bulacaktır mutlaka. Buna “tesadüf” derse, “tesadüf”ü Tanrı edinmiş demektir.

Şu halde, Allah inancı insanda zorunlu ise, yani uduri ise, inkar bir “sapma”dır ve bir “önyargı”dır. İman ise “önbilgi”dir. İnkardan tez olmaz, inkar bir antitezdir. İnkar, ya cism, ya manevi, ya imge, ya da imaj olarak varolan birşeyi tartışmak demektir. Düşünülmeyen bir şey tartışılamaz. İnsanoğlu yoku düşünemez ve dolayısı ile onu tartışamaz.

Allah hem somut hem soyuttur. Ancak O’nun somutluğu, insanın anladığı anlamdaki somutluğun ötesindedir. Alimler bu konuda “Allah zuhurunun şiddetinden gaybdır.” der. Onlar için “Aşırı voltajlı ışık misali, Allah’ın varlığı o kadar şiddetlidir ki aşırı varoluşu gözü kör eder.”

Nübüvvet:

“Tevhid ve Mead arasındaki köprü, bağ Nübüvvettir.” Kainatta amaçlılık ve anlamlılık yasası mutlaktır. İnsan yerçekimi kanunu tartışabilir ancak amaçlılık ve anlamlılık yasasını tartışamaz. Allah’ın hiç bir eylemi anlamsız ve amaçsız değildir. O’nun en büyük eylemlerinden biri de insanı yaratmasıdır. Allah bu konuda şöyle buyurur: “Ve lekad kerremna beni adem” (Biz ademoğluna kat kat ikram ettik.)

Allah insanı yarattı ve irade verdi. Allah-u Teala bu iradenin üzerine öyle bir şey göstermeli ki insanoğlu kendisine verilen bu iradeyi Allah’a karşı bir mazaret aracı olarak kullanmasın; yani “sapma”nın mazereti saymasın. Çünkü iradeden bahsedildiğinde, aynı zamanda bir “şeçenek” ten bahsediliyor demektir. İşte tam bu noktada Allah’ın insanoğlundan kulluk “beklenti”si olduğunu görürüz. O, bütün noksanlıklardan münezzehtir şüphesiz. Bu “beklenti” O’nun verdiği iradeye olan saygısının tezahürüdür. Verdiği iradeye en saygılı olan O’dur. Aksi halde kimse inkar edemez ve kimse küfre girmezdi. Bu noktaya varıldığı vakit, şüphesiz modellerden bahsedilir. Zira insan, iradenin hakkını verebilmek için modele ihtiyaç duyar. İnsan “Nasıl kul olayım ya Rab?” dediği vakit Allah’u Teala “İşte onun gibi.” diyerek Peygamberi gösterir. Peygamberler Allah’ın insanlara sunduğu prototiplerdir ve insanın Allah’a karşı mazeretini yok eden bir ikramdır.

İnsanlığın peygamber tasavvurunun yamulmuş bir vaziyet arz eder. İnsanoğlu, peygamberleri “mesaj taşıyan bir aracı” olarak görme eğilimindedir. Bu noktada tasavvur sözcüğünün anlamına değinmek gerekir. “Tasavvur aklın ana rahmidir. Akıl hüküm verirken malzemesini tasavvurdan alır. Mesela iyi/kötü, hakk/batıl, sıcak/soğuk... Bu kavramlar anlamını tasavvur aracılığıyla edinirler. Eğer sözkonusu kavramların içi yanlış doldurulmuş ise, hükümler ve dolayısı ile eylemler de yanlış olacaktır. Yanlış tasavvur yanlış önermeyi ve yanlış önerme de kaçınılmaz olarak yanlış eylemi doğurur. Bu demek oluyor ki, aslında tasavvurun inşaşı, hayatın inşasıdır. İnsanoğlu uduri olmayan bilgileri doğru bir tasavvurla inşa etmelidir.

Tarih boyunca peygamberi inkar eden toplumarda “melek” peygamber isteği varolagelmiştir. İnsanoğlunun, uduri bilgi olan Allah’ın insanla ilişki kurmasına itirazı olmamıştır; ancak bu ilişkiyi kim aracılığı ile kurduğu hususunda itiraz hasıl olmuştur. İnsanoğlu bu itirazı, Allah’ın aşkın, gözle görünmeyen varlıklar yani melekler aracılığı ile ilişki kurması gerektiği mantığı ile yapmıştır. Bu tasavvur, insanın peygamberlik meselesinin Allah ile insan arasında değil, Allah ile peygamber arasında bir mesele olduğunu düşünmesinden kaynaklanır. Aslında onlar Allah’a karşı kulluk etmemek için bir mazeretleri olsun isterler çünkü bir şeyin protatip olması kendi mahiyetinden olmasını gerektirir. Bu demek olur ki, bu tasavvura sahip insanlar hayatlarına müdahale eden bir mesaj beklentisi içinde değildirler. Soyut bir şeyler söyleyen ama somut birşeyler söylemeyen bir peygamber isterler. Allah’ın kendilerine bir model göstermesine karşı çıkarlar; çünkü “Elçiler söz iletir, modeller ise hayat iletirler.” Onlarsa hayat istemiyorlar. Söz düzeyinde kalsa itiraz sesleri yükselmeyecekti; fakat hayata itiraz ettiler, ediyorlar. Hayat zor!



İnsanoğlu yolcu olmak ve yolda bulunmak istiyorsa Allah’ın insalar için gönderdiği peygamberleri izlemeli. Bu konuyu şu ayet ne güzel ifade eder: “Kul inküntüm tuhibbunellahe, fettebi’uni yuhbibkümüllah” (De ki Eğer Allah’ı seviyorsanız beni izleyin ki Allah da sizi sevsin) (3 Ali İmran 31) Allahı sevmek= Peygamberi izlemek, ne güzel bir yol. Bir yol ancak birileri yürüdüğü için yol olur ve ancak yürüyenler iz bırakır. İz bırakanlar izlenir. Oysa melekler yürümez ve izlenemezler. Melek peygamber isyenler, zaten “izleme” derdinde de değiller.

İnsan aklı, çift kutuplu oluşumları kavramaya müsait yaratılmıştır. Bu sebeple, Allah’ı tam olarak kavrayamamaktadır. Allah’a ulaşmak somut üzerindendir. O halde Peygamber şarttır. Söz iletmek kitabın işidir. Peygamberin işi ise o sözü canlandırmaktır. Yani kelimeyi hayata dönüştürmektir. Kur'an Hz. İsa’dan bahsederken bir yerde onun için “Allah’tan bir kelime” diye söz etmektedir. Söz insan olursa şayet, insan da söz olabilir. Günümüze baktığımızda, kelime ve hayatlar karşı karşıya gelince kelime hayatı, hayat da kelimeyi yalanlıyor.

Sonuç olarak, islami tasavvur, modern bilimin yaptığı şekilde “bilen” ile “bilgi”yi ayırmamayı, yani bilgiyi nesne konumuna düşürmemeyi, özne konumuna getirmeyi gerektirir. Peygamber, bilgiyi özne kılan insandır. İnsan, Peygamberi bir “aracı” olmaktan çıkarıp, “model” olma konumuna getirmeli ki peygamberin gönderiliş amacına uygun tasavvur, önerme ve eyleme sahip olsun. Bugün insan Vahyin kendi işlevini inşa etmesini istiyorsa, işe Peygamber Tasavvuru’nu düzelterek başlamalıdır. Ancak bu şekilde insan Peygemberi izler ve dolayısıyla Vahiy onu inşa eder.
 
4/17/2005
  Basın Komisyonu
 
 

Tel  : (212) 356 99 49

Fax  :(212) 266 20 24

Büyükdere Cd. Raşit Rıza Sk.
No:7 Azim Apt. D:7 Mecidiyeköy / İstanbul

info@bura.org.tr

Copyright © 2012 BURA Boğaziçi Üniversiteliler Derneği