Boğaziçi Üniversiteliler Derneği
 Boğaziçi University Reunion Association
  English Site




 


Kuruluş Amacı
Dernek Tüzüğü
Kurullar
        Yönetim Kurulu
        Disiplin Kurulu
        Denetleme Kurulu
Haberler & Duyurular
CV Gir
Banka Hesabı

       Düşünce ve
       önerileriniz için
       tıklayın...

E-mail Adresiniz :
Şifreniz :
Şifremi Unuttum        
Şu an sitede: 20 kişi
Toplam: 1091776 ziyaretci

Anasayfaya dön
İstanbul Gezilerimizin ilkini gerçekleştirdik... Şehzadebaşı - Vefa - Süleymaniye
 
Önceden belirlediğimiz üzere saat 10.00'da, rehberimiz Sanat Tarihçisi Hesna HARAL liderliğinde Şehzadebaşında buluştuk. Havanın güzelliğine inat soğuğuna aldırmadan yola koyulduk. Kanuni'nin erken yaşta vefat eden şehzadesi Şehzade Mehmet adına yaptırdığı ve restorasyonu yeni biten Şehzade Camii ve Külliyesi ilk durağımızdı.



Şehzade Camii; Bir Sevgi Yapısı
Kanuni Sultan Süleyman’ın kendi adına yapımına başlattığı bu camii daha sonra Manisa Sancağı’ndaki en sevdiği oğlu Şehzade Mehmet’in ölümüyle Şehzade Mehmet adına bitiriliyor.


Şehzade Mehmet, sultan olması düşünülen bu yüzden Manisa Sancağı’na –Fatih’in de sancağıdır - çıkarılan bir şehzadedir. Şehzade Mehmet’in türbesinde, sandukasının üzerinde Kanuni Sultan Süleyman’ın isteğiyle yapılmış, tahtı sembolize eden çok küçük ahşap bir taht var olmasından Kanuni’nin, Şehzade Mehmet’in kendisinden sonra sultan olmasını istediği anlaşılır. Kanuni’nin oğlu Mehmet’e duyduğu sevgisinden dolayı bu yapı bir sevgi yapısı olarak görülüyor.


Bu eser Mimar Sinan’ın İstanbul’da inşa ettiği ilk büyük külliyedir. Kendi deyimiyle Mimar Sinan’ın çıraklığının eseridir. Kendisi Süleymaniye’yi kalfalığının, Selimiye’yi ise ustalığının eseri olarak görüyor.


Mekân: Tavanı merkezi bir kubbe ve bu kubbenin dört yanına yerleştirilmiş yarım kubbelerden ve bu yarım kubbeleri ana duvarlara ulaştıran daha küçük ölçekli daha küçük yarım kubbelerden oluşuyor. Böylece ok geniş ve çok ferah bir mekân içinde kalıyorsunuz. Bu yapıda, kilisede özellikle Ayasofya yapısında gördüğümüz yan alanların orta mekândan ayrışması gibi bir şey söz konusu değildir. Mimar Sinan mekânda bütünlüğü sağlamaya çalışıyor.

Ana kubbeyi taşıyan dört tane ayak görüyoruz. Bu yapıya Farsça çehardak -çehardak dört yapı demek- Türkçede ise çardak diyoruz; dört tane taşıyıcı ayağın büyük bir kubbeyi taşıması anlamına geliyor.


Aslan Göğsü: (Türk Üçgeni) Kubbenin yan kubbelerin ve aslan göğüsleri (Türk Üçgeni) üzerindeki tezyinatların, hattın çok güzel kullanıldığı göreceksiniz. Bu eser günümüze olduğu gibi tezyinatıyla gelmedi ancak her ne kadar İstanbul birkaç deprem atlatmışsa da camiinin ana yapısı değişmedi. Aslan göğsündeki süslemeyle hemen alttaki kapının sağ ve soldaki süslemelerin üslup olarak birbirinden ne kadar farklı olduğunu görebiliriz ki bu da bize ikisinin farklı yüzyıllara ait süslemeler olduğunu gösterir. Biri klasik ve diğeri daha çok 18 yüzyılın sonuna aittir.


Minber ve Mihrab: Klasik dönemin ürünü olan bu mihrap ve minber tamamen orijinal. Bu arada Marmara kelimesinin mermerden geldiği rivayetini, Marmara’da çok büyük mermer yataklarıyla ünlü bir yer olduğunu ve bu iki yapıda Marmara mermerlerinin kullanıldığını belirtelim. Minber şebekelendirilerek ışık geçişleri kolaylaştırılmış ve böylece minber mekânı bölen büyük bir yapı olmaktan kurtulmuş.

Mihrabı klasik yapan unsurlardan biri de mihrabın üzerindeki çok özenle oyulmuş, bu çok büyük mermer kütlenin üzerindeki işlenmiş üçgen tacıdır. Normalde bir camiye baktığını zaman içinde görmeniz gereken öğeler vardır. Ana kapının tam karşısına gelen mihrap ve minberi, bir caminin içine girdiğiniz zaman bu unsurları arayın.

Mukarnas; İslam mimarisinin ana formlarından biri olan mukarnas mihrapta kendini gösteriyor ve bütün klasik dönemi yansıtıyor. İslam coğrafyasının hemen hemen her yerinde mukarnasın değişik formlarını görebilirsiniz. İslam mimarinin biraz da sembolü de sayılan mukarnaslar, İslam sanatı üzerine çıkarılmış en temel eserlerden birine adını (Muqarnas - Harvard University ) vermiştir.
Hünkâr Mahfili; Klasik dönemde hünkâr mahfili çok görkemli değildir. Daha sonraki dönemlerde ise görkemini artırmıştır. Nuru Osmaniye’de ve Yeni Camii’de Hünkâr Köşkü vardır ve hünkâr mahfiline geçişi olan özel bir yapı oluşmuştur. Kadınlar mahfili ve müezzin mahfili camii içindeki diğer mahfillerdir.


Ahşap işi olarak bu camiide vaaz kürsüsü, pencere kapakları, camiinin ana giriş kapısı ve hünkâr mahfili var. Hünkâr Mahfili’nin altındaki ahşap üzerine yapılmış süslemeler dikkatimizi çekiyor. Burada süslemelerin klasiğe ve biraz daha sonrasına tarihlendirebileceğimiz bir tasarımı var. Ahşap işinin süslemesinde küçük pençler dikkatimizi çekiyor. Penç Farsçada beş demek, genelde 5 dilimli çiçekler için kullanılır süslemelerde. Süslemedeki pencin (küçük çiçeğin) her zaman beş yaprağı olmayabilir 6–7 yaprağı da olabilir. Burada o formu görebiliyoruz. Her biri ayrı renkte mermer sütunların taşıdığı hünkâr mahfili ve orta kısımda ahşap sütunlar da var.






Camiinin ana girişi mukarnaslı bir bezemeye sahip, gülçe ya da rozet diye adlandırılan unsurlar var. Gül formunda olduğu için gül de diyebiliriz ama daha küçüğüne gülçe deniyor. Sanat tarihçileri bu yapının çok mükemmel iki kare üzerine kurgulanmış olduğunu söyler. Avluda her bir revakın üstü küçük bir kubbe ile kapatılmıştır. Bir tasarımda minik bir öğe var ve öğe tekrar ediyor, böyle bir sistem modüler sistem olarak adlandırılıyor.




Yapının yan Duvarlarına baktığımızda; Ayasofya’nın yan duvarları kütle halinde iner. Ayasofya'nın tersine eğer bu duvarlar revaklarla açılmamış olsaydı burada dümdüz bir duvar görecektik. Sinan o hantallığı görüntüdeki o büyük düzlüğü camiinin duvarlarının arasına bu revakları yerleştirerek ortadan kaldırmış.






Sinan hiçbir zaman bu camiide olduğu kadar minareleri süslememiştir. Bu camiinin minarelerinin süslemeleri hem Orta Asya geleneğine hem Anadolu mimari geleneğine kadar gider. Minare üzerindeki bezeme bize Selçuklu tadı veriyor. Mimar Sinan hiçbir eserini dışarıdan bu kadar bezememiştir. O anlamda özgün bir eserdir. Palmet dizisi neredeyse tüm revağın üstünü ve üçlü pencerenin üstünü dolanıyor.




Külliye içinde bulunan Şehzade Mehmet'in türbesine baktığımızda; bu türbenin Mimar Sinan’ın yaptığı en süslü türbe olduğunu görüyoruz. Türbenin sadece dışı değil içi de süslüdür ve süslemelerde klasik dönem çinileri kullanılmıştır.

Su Terazisi; Bu yapının şehrin merkezinin yerini işaret eden bir yapı olduğunu söylentisi var olmakla birlikte; Şehzade Camii’nin Medresesinin Bozdoğan Su Kemer’inden inen suyu dengelemek için kullanılan bir su terazisi olabileceği belirtiliyor.

Damat İbrahim Paşa Külliyesi

Damat İbrahim Paşa, III. Ahmed’in ünlü Sadrazamlarından biri ve sarayın damadıdır. Bu eser Damat İbrahim Paşa Camii olarak bilinse de tümden bu yapıyı Damat İbrahim Paşa Külliyesi olarak adlandırıyoruz. Kütüphane, dârülhadis ve sebili ile birlikte tasarlanmış dershanesi olan bir eser. Kenarında minaresi olan yapı aslında camii olarak yapılan bir yapı değil. Buradaki dershanenin yanına minare eklenmesi nedeniyle camii olarak adlandırılmaya başlanmış.


Bu yapı ile ilgili ilk hatırlanması gereken Osmanlı baroğunun başlangıcına ait özellikler göstermekle birlikte Osmanlı klasiğinin özelliklerini de taşımasıdır.


Kütüphane 1720ler 1750lere kadar Osmanlıda sivil anlamda kütüphanecilik girişimlerinin de başlangıç tarihleri diyebiliriz. İlk olarak III Ahmed sarayda küçük bir kütüphane yaptırıyor. O kütüphaneden sonra Damat İbrahim Paşa da burada kütüphane yaptırıyor. Damat İbrahim Paşa’nın yazma eser sevgisi etken olmuştur denilebilir. O döneme uygun Osmanlı’da kütüphanecilik girişimlerinin de bir ayağı olduğu düşünülebilir. Bir diğer sivil kütüphane ise 17 yy ortalarına doğru Atıf Efendi Kütüphanesidir. Mesnevi okumaları yapmak üzere, tasavvuf okumaları yapmak üzere burada görevlendirilmiş insanlar vardır.

Vefa Lisesi ve Milli Mimari

Milli Mimari 19 yüzyılda mimarlar tarihi bir çevrede eser verirken nelere dikkat etmeleri gerektiği üzerine düşünüyorlar. Sonunda Selçuklu ve Osmanlı estetiğinden alınan unsurlarla yeni modern binaların işlevleriyle birlikte kullanılmasına karar veriyorlar. Bazen Osmanlı üslubuna yakın sivri bir kemer yerleştiriyor, bazen mukarnaslı palmet dizisi. Bazen de rozet olarak adlandırılan gül formunu görebiliyorsunuz. Modern binanın fonksiyonu üzerine bezemeleri giydiriyor. Fonksiyonları itibari ile yeniye uygun; ama estetik ve zevk Osmanlı tadında. Akımın adı neoklasik, batılı adlandırmayla neoklasizm, yani klasiğin yeniden yorumlanması; bizim adlandırmamızla ise Milli Mimari.


Milli mimarinin iki dönemi var; 30lara kadar ki dönem için birinci dönem, 30lardan sonraki kısa dönem için ikinci dönem deniyor. Birinci dönemin bir eseri olan Vefa Lisesi’nin önünden geçiyoruz. Mezunları arasında Mehmet Akif Ersoy, Toktamış Ateş, Uğur Dündar, Müjdat Gezen ve Yahya Kemal var. Bu arada Şehzade Külliyesi’nin bir kısmı okul tarafından kullanılıyor.

Ekmekçizâde Ahmet Paşa Medresesi

Şehzade ile Süleymaniye Camileri arasındaki alanda pek çok medrese bulunmaktadır; Şehzade külliyesinin kendi içerisindeki medreseler, Damat İbrahim Paşa içerisindeki medreseler ve Ekmekçizâde Ahmet Paşa Medresesi. Eskiden olduğu gibi günümüzde de üniversiteler, yurtlar ve vakıflar gibi eğitim kurumlarını barındırma anlamında bu bölge hala eski fonksiyonunu koruyor. Modernleşme ve batılılaşma ile birlikte bu civardaki ilgi Pera’ya, Taksim diye adlandırdığımız bölgeye, sarayın yeri de Abdülhamid ile birlikte Yıldız’a daha evvelinde de Dolmabahçe’ye taşındığından; bu bölge Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki büyük ulemaların yerleştiği, yaşadığı bir yer olmaktan zamanla çıkıyor.

VEFA BOZASI; Bir İstanbul İçeceği



Darı irmiği, su ve şekerden üretilen bozanın hem tadına bakıyor hem de bu içeceğin ve mekânın tarihini öğreniyoruz.

1870 yılında Arnavutluk'tan İstanbul'a gelip yerleşen Hacı Sadık Bey, bu günkü haliyle sevilen koyu kıvamlı ve hafif ekşi lezzetli Vefa Bozası'nı imal etmiş ve 1876 yılı Eylül ayında Vefa Bozacısı adı ile işe başlıyor.

1876’dan beri Tarihi Vefa Bozacısı dükkânında Ekim ayından Nisan ayına kadar Boza, Nisan ayından Ekim ayına kadar da kuru üzüm şırası, dondurma ve limonata satışı yapılıyor.




Biz de Vefa’dan geçmişken bozanın tadına bakmayı ihmal etmiyoruz.

Şeyh Vefa Türbesi ve Camii



Şeyh Vefa fetihten hemen sonra bu bölgeye yerleşen bir tarikat şeyhi ve İstanbul’un manevi önderlerinden biridir. Bu hazirede yaklaşık 600’e yakın taş var. Burada gömülenler genelde Şeyh Vefa’nın müritleri ile ona intisap edenler.


Çilehane Camiinin altında bir çilehane var. Ramazanda itikâflar burada yapılıyor ancak Ramazan dışında da kullanılabiliyor. Tasavvufta yükselmek isteyen, Allah’ın yolunda daha aşkın kapılarının kendisine açılmasını isteyenler çilehanede çile doldurur. İtikâf dediğimiz sadece yiyeceğinin verildiği, sadece çok küçük ihtiyaçları için dışarı çıkılabildiği, konuşmanın olmadığı ve zikirle meşgul olunan bir ibadet şekli.




Mezar Taşları 15 yüzyılın sonlarına kadar ağırlıklı olarak mezar kitabeleri Arapça oluyor ve o yüzyıldan sonra daha çok Türkçe kitabeler görülüyor. Mezar taşlarında kitabenin bulunduğu kısım baş taşı diğeri ise ayak taşıdır.

Teknesi ve teknenin üzerinde baş ve ayak taşının olması gerekmeyebilir. Sadece tek bir taş olabilir. Mesela Melamiye diye tasavvufi bir yol var, Melamiler toplum içinde bilinmez, sadece birbirlerini bilirler. Onların genellikle taş koymadığını görüyoruz. Çünkü ne başı var ne ayak taşı var, sadece tek bir taş dikilmiş olabilir. O taşın üzerinde bir kitabe de olmayabilir.

İki Yönlü Kitabe Mezar taşının kitabesi iki yönlü olarak da yapılabilir. Biri direkt pencereye dönüktür. Bu, hem hazirenin içerisine girenden dua talep ediyorum hem de yoldan geçenden de dua talep ediyorum demektir. Üç yönlü kitabe bile görebiliriz.

Sosyal Statü ve Gül Mezar taşlarının başlıkları o kişinin ait olduğu sosyal statü hakkında da bilgi veriyor. Kallavi bir kavuk varsa kişinin ilmiye sınıfına mensup olduğunu söyleyebiliriz. Mevtanın kadın olup olmadığını da anlayabiliyoruz çünkü baş taşları sanki başında hotozu varmış gibi açılıyor. Bazen baş taşı kadının boynu gibi düşünülüp boynunda inci gerdanlık varmış gibi üzerinde süslemeler de görebiliriz.

Doğrulatılamamış bir tespit de var, bekâr vefat eden hanımların mezar taşında güllerin gonca formunda olduğu ama evli olanlarında bu formun değiştiği açılıp daha gül şeklinde olduğudur.

Vefa Kilise Camii (Molla Gürani Camii)



Bizans’tan günümüze ulaşan bir eser. Fetihten hemen sonra Molla Gürâni burayı camiye çevirdiği için Molla Gürâni Camii olarak da adlandırılan bir yapı. Yapımında pişmiş tuğla kullanılan kilise, beyaz küfeki taşından inşa edilen Şehzade Camii’ndeki Osmanlı mimari zevkini vermiyor. Dışarıdan bakıldığında yapının bir bütün halinde günümüze gelmediğini görebiliyoruz. Ayrıca buradan çıkarılan bazı freskoların Arkeoloji Müzesine götürüldüğünü de belirtelim.




İkonoklast Dönem Bizans bir ikonoklast bir dönem geçiriyor. Putkırıcı bir dönem. Okuma-yazma bilenlerin azlığı nedeniyle dini umuma öğretmek için bir resimleme dönemi başlıyor. Bazen üç boyutlu parçalar da üretiliyor. Fakat sonraları Doğu Roma yani Bizans’ta bunların Hrıstiyanlığı tehdit ettiğini düşünüyor ve bu eserler tahrip ediyorlar. Bütün freskoları, ikonları yok ediyorlar. Ancak Kalenderhane’de bu dönemden sağ çıkabilmiş bazı parçalar halen mevcut.




İstanbul'un 7 tepesinden birinde olup bizi karşıdan selamlayan Yavuz Selim Camii…

Atıf Efendi Kütüphanesi



Osmanlı bürokratlarından Atıf Efendi’nin kurduğu, tamamıyla kütüphane olarak tasarlanmış bir eser. Kütüphanecilerin lojmanları da aynı yapı içinde düşünülmüş. Yapının uyumlu olarak yerleştirilmiş olması dikkatimizi çekiyor. Osmanlı’daki ilk sivil kütüphanelerden olması ve mimarisi açısından önemli bir eser.


Ağa Kapısı



16. yy sonrasından bir yapı, Yeniçeri Ağası’nın hareminin de bulunduğu konak olarak biliniyor. Yeniçeri Ağası’na nispetle burası Ağa Kapısı olarak anılıyor. 1826’da yeniçeriliğin kaldırılması ile bu yer Şeyhülislamlık’a (Bab-ı Meşihat’a) tahsis edilince bugün diyanetin çekirdeğini teşkil eden bürokratik bir kurum oluşmaya başlıyor. Şeyhülislamlıktan kalan en eski yapı parçalarının önünde duruyoruz. Kapının bir yanında Şer-i Siciller arşivi bulunuyor ve diğer yanda ise Meşihat Arşivi.

Şer-i hukuk dediğimiz, Müslümanların muhatap olduğu hukukun kayıtları burada bulunuyor. İstanbul’daki 27 mahkemenin bütün kayıtları bu binanın içindedir. Bu binanın içinde Abdülhamit’in kendi atölyesinden çıkma dolaplarda defterler muhafaza edilmektedir.

İstanbul Müftülüğü Binası İçeride Şeyhüslamlık’tan kalan sadece bir bina var. Günümüzdeki İstanbul Müftülüğü Binası 1980’lerde aslına uygun olarak yeniden onarılıp yapılmış halidir.



Süleymaniye’de gezimize sıra sıra dizilmiş meşhur kurufasulye lokantalarının birinde öğle yemeği arası veriyoruz.

Süleymaniye Külliyesi





külliyenin inşa döneminde Süleymaniye, İstanbul’un o güne kadar gördüğü en büyük şantiye oluyor. Süleymaniye bir camii olarak tasarlanmıyor, bir külliye olarak tasarlanıyor. 16 yüzyıl metinlerinde daha çok imaret kelimesi tercih edilmiş. Bugün imareti daha özel anlamda kullanıyoruz, ama o zaman Süleymaniye İmareti dediklerinde külliyenin bütün parçalarını kastediyorlar. İçinde birçok fonksiyonu barındıran binaların bulunduğu bir yapı topluluğu anlamına geliyor.

Kanuni Türbesi



Kanuni 1520 yılında tahta çıkıyor ve 46 sene tahtta kalıyor. Batı ve doğu yönlü seferler yapmış ömrü seferde geçmiş bir padişah. İslam kültürüne kattığı en büyük eser Süleymaniye Külliyesi’dir. Bu türbenin özelliği klasik Osmanlı mimarlığında yapılmış en görkemli türbedir.




Türbenin çinileri klasik dönemin bütün özelliklerini taşımaktadır. Türbenin iç duvarlarının üzerinde yazılı olan Ayet-el Kürsî bir kuşak şeklinde sandukaları adeta kuşatıyor. Türbenin bezemelerinde ayrıca Arusek’in kullanıldığını görüyoruz. Arusek sedefle yapılıyor, deniz kabuklarını dövüyorlar ve boya ile karıştırıp yüzeye bulamaç halinde sürülüyor. Türbenin kubbesinin iç yüzeyinde parlayan şeyler bu sanatla yapılmıştır. Mimaride çok az olmakla birlikte genelde kitap kaplarında, sayfanın yüzeyinde, minyatürde bu sanat kullanılıyor.




Örümceklik Deve Kuşu yumurtalarının türbede asılı vaziyette durduğunu görüyoruz, bunlara örümceklik deniliyor. Örümcek ağlarının oluşmasına karşı etkili, örümceği kovan bir etkisi olduğu söyleniyor.




Kubbe klasik mimarinin bezeme özelliklerini üstünde taşıyor. Aslan göğsü dediğimiz kısımda çini bezemeleri görüyoruz. Türbenin dışı çok sade iken içeri girildiğinde öyle değil. Çinileri, mermerleri, kalem işleri ve çini üzerinde uygulanan hat levhaları ile çok güzel. Her bir kemerin altına üç pencere dizini yerleştirilmiş. Kıble yönündeki pencerede kitabe varken diğer pencerelerde bunu göremiyoruz.

Kanuni, Şeyhülislam Ebu Suud’un onay verdiği fetvalarla gömülmesini vasiyet etmiştir.

Hürrem Sultan Türbesi



Hürrem Sultan Osmanlı sultanlarının eşleri arasında en çok konuşulan en meşhur sultan eşlerindendir. Türbedeki çiniler Üsküdar’daki Valide Atik Camii’nin çinilerini hatırlatıyor.





Medreseler



Süleymaniye’de 4 medrese var. Evvel, Sani, Salis, Rabi. Ayrı olarak Tıp Medresesi özel ihtisas medresesi oluyor. Şehrin en büyük medreselerini bünyesinde barındıran bir külliyedir. Bugün Süleymaniye Medreseleri, içinde dünyaca ünlü yazma eserlerin mevcut olduğu, koleksiyon zenginliği açısından dünyaca ünlü bir kütüphane olarak hizmet veriyor.


Tıp Medresesi Şu anda doğum evi olarak kullanılan yer bir zamanlar tıp medresesi idi.

Ana Kapı



Camii iç avlusunun ana kapısı, Osmanlı Mimarisi’nin klasik kapısıdır, Selçuklulardan kalma mimari bir unsur. Camii gibi eserlerin ana kapılarına, görkemli kapılarına taç kapı denir. Bu kapı Mimar Sinan’ın bir daha bu ölçekte denemediği büyüklükte bir iç avlu kapısıdır.

Mimar Sinan Türbesi

Geçenlerde ölüm yıldönümünde anılan Mimar Sinan’ın Türbesi Mimar Sinan’ın evine bitişikti. Bu mütevazı türbe Süleymaniye Külliyesi’ne adeta ruhani bir bekçilik yapıyor.


Kayseri’den ilk devşirme yapıldığı dönemde alınan Mimar Sinan, Kanuni ile hem doğu, hem batı seferlerine katılmıştır ve gittiği yerlerde köprüler, kervansaraylar inşa etmiştir.

Bu camii bittiği zaman Kanuni’nin Süleymaniye Camii’nin anahtarını Mimar Sinan’a verdiği ve “Bu güzel binayı bina eyledin açmak senin hakkındır” dediği bilinir. Mimar Sinan Osmanlı’da gelebileceği en yüksek payeye ulaşmıştır.

Süleymaniye Hamamı

Külliyenin ilk yapılan eserlerinden biri olan Süleymaniye Hamamı’nın yanından geçiyoruz.

Kalenderhane Camii; günün son durağı…



Neredeyse İstanbul’daki bütün Roma eserlerinin tarihlendirmeleri net olarak söylenemiyor. Bu yapının Bizans dönemine ait ismi ile ilgili net bir bilgi de yok. Bu eser için verilebilen en eski tarih 8 yy; bu tarihte burada bir manastır olduğu biliniyor. Hıristiyan mimarisi içinde manastırın bizdeki külliyeden pek bir farkı yok, manastırda da öğrenciler, hocalar, dershaneler, yaşama mekânları vardır. Bu yapı fetihten sonra Kalenderilere -İstanbul’da yaşayan bir gurup dervişe- oturup ibadet etmeleri ve ders yapmaları için tahsis edildiğinden Kalenderhane adını alıyor.




Aziz Franciscan’ın burada bir müddet -Akdeniz’e yaptığı gezi öncesi- kaldığı biliniyor. Bu eser 18. yüzyılda Beşir Ağa’nın buraya minber ve minare eklemesiyle birlikte camii fonksiyonunu kazanıyor. 18. yüzyılda minare eklenene kadar bu mekânın bir camii fonksiyonunu taşıyıp taşımadığı bilmiyoruz.

Bu çevredeki yangın ve depremler eseri çok hasara uğratıyor. 1930’lu yıllarda bu eser tamamen harap oluyor ve 1960’larda bir restorasyon görüyor. Yapı ne fetihteki haliyle ne de Beşir Ağa’nın çevirdiği haliyle günümüze gelmiş.

Gezi Güzergahımız;




Gezimizin sonunda ekibimizle bir yorgunluk ve hasbihal kahvesi içiyoruz.

Gezi notları için Bahadır Sezegen'e, Fotoğraflar için Saliha Demirer'e teşekkür ederiz...

Bir sonraki gezimiz; Unkapanı – Zeyrek…
İstanbul sevdalılarını bekliyoruz.
Ayrıntılar için tıklayınız.
 
4/16/2010
  Basın Komisyonu
 
 

Tel  : (212) 356 99 49

Fax  :(212) 266 20 24

Eski Osmanlı sok. Arıkan İşmerkezi
No:30 Kat:5 Mecidiyeköy İstanbul

info@bura.org.tr

Copyright © 2004 BURA Boğaziçi Üniversiteliler Derneği